Resul-i Ekrem (asm) hem beşer hem resuldür

Besmele

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder; hem resuldür, risalet itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır:

Biri vahy-i sarihîdir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur: Kur’ân ve bazı ehâdis-i kudsiye gibi.

İkinci kısım, vahy-i zımnîdir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasvirâtı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder, veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve tasvirâtı ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder, veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.

İşte, her hadîste, bütün tafsilâtına vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz. Madem bazı hâdiseler mücmel olarak, mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihâta ve müşkülâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünkü, bazı hakikatler var ki, temsille fehme takrib edilir. Nasıl ki, bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: “Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp şimdi Cehennemin dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür.” Bir saat sonra cevap geldi ki, “Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp Cehenneme gitti.” Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın beliğ bir temsille beyan ettiği hâdisenin tevilini gösterdi. (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Dördüncü Nükteli İşaret)

Bediüzzaman Said Nursi

SÖZLÜK:
âsâr : eserler, izler
beliğ : belâğatli; maksada ve hâle uygun olan
efkâr-ı amme : umumun fikir ve düşünceleri, kamuoyu
fehm : anlayış, kavrayış
feraset : çabuk sezme ve anlama kabiliyeti
ferman : emir, buyruk
hadîs : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
huzur-u Nebevî : Hz. Peygamberin yanında, bulunduğu an
içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma
kuvve-i kudsiye : kutsal güç; Allah’ın sırlarının kendisinde gözüktüğü peygamberlerin, velîlerin kuvveti
mânevî tevatür : yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken doğruluğunu susarak tasdik etmesi
müteşabihât : mânâsı açık olmayan ayetler
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
sarih tevatür : yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadîs-i şerifi, bizzat aynen aktarması
şayia : yayılmış haber, yaygın olan söylenti
teârüf-û umûmi : umumun anlayacağı tarz, umumun bilgi ve idrak seviyesi
tevil : yorum, izah
vahiy : Cenâb-ı Hak tarafından bir peygambere bildirilen emirler ve bilgiler
vahy-i mahz : Allah’ın vahyinin ta kendisi, sırf vahiy, hâlis ve katıksız vahiy
vahy-i zımnî : Kur’ân-ı Kerim ve bazı kudsî hadisler dışındaki vahye ve ilhâma dayanan hadisler
vazife-i risâlet : peygamberlik vazifesi
yakîn : şüpheye yer bırakmayacak derece kesinlik
zât-ı Ahmediye : Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zâtı