Durmuş Yılmaz ile Röportaj

Durmuş Yılmaz, beş yıl önce Merkez Bankası başkanlığına atanınca kendisine röportaj talebinde bulunmuştum. “Şimdi olmaz ama emekli olduğum gün söz yaparız” demişti.
Görevini Erdem Başçıya devrettiği 18 Nisan’da bu sözünü hatırlatarak talebimi yineleyince 25 Nisan’a randevu verdi. Ankara’ya gitmek üzere yola koyulduğumda gazetemizin sürmanşetinde kendisiyle yapılmış mülakatın anonsunu gördüğümde başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Uçağa binmekle eve dönmek arasında gidip geldim. Röportaj Aksiyon Dergisi yazarı Zafer Özcan tarafından gerçekleştirilmişti. Oysa benim söyleşi yayınlanıncaya kadar kimseye konuşmaması konusunda anlaşmıştık. Aynı grubun yayın organları olduğumuz için, yapacağım işin haber değeri daha en başta düşmüştü. Her şeye rağmen bari sözünden cayan ben olmayayım diye randevuma gittim. Sitemimi ettim ama gittiğime pişman olmadım. Yılmaz’ın duruşunu uzaktan çok beğenirdim. Kendisiyle konuşunca saygım daha da arttı. Cumhurbaşkanımızın yeni ekonomi danışmanına başarıları daim olsun diyorum…

-Paranın patronluğunu yapmış bir insana önce parayla kişisel ilişkisini sorarak başlamak istiyorum. Parasızlık çektiniz mi, aç kaldınız mı hiç?

-Kuruşlarımı hesap ettiğim bir dönemim oldu. Ben cenabı hakkın bana rızkımı bol verdiğini düşünüyorum. Ancak 65 yıllık yaşamımın belli dönemlerinde belli maddi sıkıntılarım oldu. Fakat bu sıkıntılar beni çok fazla mutsuz etmedi. Evet parasız kaldım. Mesela 1963 yılında, ortaokul son sınıfındayım. Annem köyümüzde ben Ulubey ilçesinde yalnız başıma okuyorum. Bir dönem annem bana ekmek, aş gönderemedi. Evdeki ekmek bitti. Tarhana bitti, bulgur bitti. 19 Mayıs bayramına hazırlanıyoruz. Ben inanın o dönemde kırlara bir hafta on gün ot yemeye çıktım. Öyle dönemlerim oldu. En sonunda değirmenlere un öğütmeye gelen birisiyle annem bana iki buçuk lira para göndermişti. Kendimi lokantaya attım. Lokantada düz bir tabağın içerisinde ben diyeyim yirmi tane, siz deyin otuz tane fasülye. Ama suyu bol. Onunla ben iki tane somun yemişim. Böyle günlerim oldu. Ama bunlar kısa sürdü. Dolayısıyla ben genelde değerlendirdiğimde cenabı hak benim rızkımı bol verdi.

-Cimri misiniz, savruk musunuz?

-Allah “yiyiniz içiniz ama israf etmeyiniz, Allah cimrileri sevmez” diyor. Cimrilik kötü bir haslet. Benim cimriliğim nefsime. Ben müsrif değilim. Eşime göre ise cimriyim. Kazanmasını biliyorum, harcamasını bilmiyorum.

-Parasız kalma korkunuz mu var sizde?

-Korku değil. Ben çocuklukta maddi sıkıntı yaşadım. Fakat hiç mutsuz olmadım. Çok mutlu bir çocukluğum oldu benim. Herhalde tevekkül tarafı ağır basan bir durumum var. Ben olaylara yaklaşırken, kararlarımı alırken sürekli korku ile umut arasında bir yerde oldum. Ben hiçbir zaman başkalarını kendime rakip olarak seçmedim. Rakibim hep kendim oldum. Bardağın dolu tarafını görmek yeter duygusuna kaptırabilir. Az çalışmanız fikrini getirir size. Ama boş tarafını görmek de yetmez. Daha iyisi olabilir. Kendinizle rekabet ederseniz bir adım daha ileriye gidebilirsiniz.

-Düriye Hanım siz nasıl yaşadınız bu sıkıntıyı?

-Durmuş Bey parayı kazandı, cüzdanı bize verdi. Düriye evin ekonomisi senin elinde. Sen nasıl halledebiliyorsan öyle hallet dedi. Durmuş Bey kendine cimridir bize değil.

-Kızı Emine Betül Yılmaz: Taksiye binmek bir lükstür babam için. Asla bir taksiye binip eve gelmez. Ama beş milyara çok hoşuna gittiyse gider o tezhibi alır, duvarına asar. Ya da gider, 150 bin verip bir kitap seti alır. Ama taksiye verecek param yok der. Beş yıl konutta kaldık. Bazen buraya gelir giderdi. Bazen şoförlere haber vermezdi, hafta sonları onlara eziyet etmeyeyim diye. Gider büfeden kart alırdı, otobüs kartı, metro kartı. Onunla gelirdi buraya.

-Durmuş Bey, ne diyorsunuz?

-Bana hayatta sizin için üç nimet nedir diye sorarsanız, bir Allah’a iman. İki sıhhat. Üç, sizi anlayan bir eş. Ben bu üç nimetin üçüne de sahip oldum inşallah. Tabii iman tarafına ben karar veremem. Allah karar verir. Ama sağlığımın iyi olduğunu biliyorum. Beş yıl süre ile hiç ilaç almadım. Sağlığımla ilgili olarak çocukluğumdaki dezavantajlarım avantaja dönüştü. Çocukluğumdaki bit, pire, toz, toprak, bağışıklık sistemini öyle güçlendirmiş ki kolay kolay doktora gitmem. Allah’a şükür yorulmuyorum. Ve de gıda olarak diyorum ki, tarhana çorbası, bulgur pilavı ve yabani erik turşusu benim hapım. Allah fedakâr bir eş verdi. Benim eşim ilkokul mezunu. Ama ben diyorum ki, sen yüksek irfan sahibisin. Hayat düz bir çizgi değil. Elbette bizim de inişlerimiz, çıkışlarımız, yerine göre kırgınlıklarımız oldu. Ama ben iş bu noktaya geldiğinde kendime hep şunu söyledim. Haddini bil. Sen Mekke’de kuru et yiyen kadının oğluyum diyen Peygamberin ümmetisin. O dikişini kendi dikiyordu, temizliğini kendi yapıyordu. Sen de ona göre yap derim. Ben sökülen düğmemi eşime diktirmem. Farkına bile varmaz. Düğmemi kendim dikerim. O da gerektiğinde yapılması gerekeni yapar.

-Eşinizi anneniz seçmiş size. Aynı okulda okuyormuşsunuz.

-Evet. Düriye Hanım ile biz ilkokulda aynı sıraya oturduk. Hal ve davranışlarını biliyordum. Ama şu anda ona atfettiğim değerlerin o zaman farkında değildim. O hep beni sevdiğini söylemiştir. Ben de ona diyordum ki, Düriye Hanım, hala da böyle söylüyorum, ben seni sevmedim, sevmiyorum ve sevmeyeceğim.

-Ne demek bu, çünkü sana aşığım mı diyorsunuz?

-Yok, sana aşığım demiyorum. Ben öyle yağım balım kelimelerini fazla kullanmam. Seni seviyorum demiyorum, seveceğim de demiyorum. Ama sen benim yanımda Hazreti Ayşesin diyorum.

-Düriye Yılmaz: O öyle diyor da, ben onun beni sevdiğini biliyorum.

-Kızı Emine Betül Yılmaz: Yani ne zamanki babam Düriyeciğim dese, ciğim ekini kullansa, biz dönüp babama bakarız. Bugün normal değil babam. Bugün bir problem var. Sevgisini gösteriş şekli farklı deriz.

-Durmuş Bey, kariyerinizin başlangıcında paranın patronu olacağınızı hayal etmiş miydiniz?

-Hayır, hiç böyle bir hayalim olmadı. İnsanın ufkunu geldiği gördüğü yerin derinliği belirliyor. Benim için derinlik en fazla Uşak’tan kalkıp, Ankara’ya gelmek, Ankara’da hukuk fakültesinde okumaktı. O dönemde dünya benim için bundan ibaretti.

-Hukuk Fakültesi’nde üç yıl okudunuz ama bitirmediniz hukuku değil mi?

-Bitirmedim, evet. Merkez Bankası’na girdiğimde de hiçbir zaman Harp Okuluna giren öğrencinin mutlaka genelkurmay başkanı olma arzusu gibi bir perspektifim olmadı. Kendime de “Merkez Bankası’na girdin. Bir gün başkan olacaksın, ona göre çalış, ona göre davran” demedim.

-Halbuki hedefi olmayan bir gemiye hiçbir rüzgar yardımcı olmaz. Her şey tesadüflerle mi oldu?

-Benim hayatımı tesadüfler belirledi. Ama tesadüfleri iyi kullandım. Şimdi insanlar bazı işlere talip oluyorlar. Deniliyor ki filan yerde, filan kurumda on tane eleman alınacak. Etrafımdaki insanlara bugün de söylüyorum. Diyorum ki, çalışın, sınava girin, başarın. İnsanların tavırları genelde şöyle: “Biz ne yapsak etsek de buralara girecek olan torpilliler bellidir. Biz ne yapsak oralara giremeyiz.” Ben de onlara diyorum ki, o on kişiden yedi tanesi böyle olabilir. Size düşen görev, o üçten birisi olmak. Benim idealim, felsefem, çalışmam, stratejim bu oldu.

-Kim yerleştirdi size bu düşünceyi?

-Bunu bana hayat tecrübem verdi. Gerçi annemin de yönlendirmesi oldu. Annem beş çocuklu dul bir kadın. O bize hep şunu söylerdi. Siz çalışın. Mutlaka çalıştığınızın karşılığını alacaksınız. Gerekirse sırtınızla taş çekin. Ama başkasından bir şey beklemeyin. Kendi emeğinizi yeyin. Merkez Bankası başkanı olmak için Merkez Bankası’na girmek gibi bir hedefim yoktu. Ama Merkez Bankası’na girdikten sonra işimi en iyi yapan biri olmak sorumluluğum vardı. Bu beni başkanlığa taşıdı.

-Seçilmenizde politik bağlantıların rolü olmadı mı?

-Beni bu makama getiren irade, “Bu kişide bizim dokumuzdan doku, rengimizden renk, kokumuzdan koku var” demiş ve beni bu nedenle tercih etmiş olabilirler. Ancak bu renk, koku, doku uyuşmasından hareketle beni buraya getiren iradeye körü körüne bağlanmam söz konusu değildi.

-Görevden ayrılırken “Yaranma duygusuyla yapmadım bu işi” demiştiniz. Bunun altını niye çizdiniz, içinizde bir yara mı var?

-İçimde yara filan yok. Bu bir prensiptir. Sadece Merkez Bankası Başkanlığı için değil, bir yöneticinin başarılı olabilmesi için etrafına mutlaka aykırı düşünen insanlardan danışman alması lazım. Bizim etrafımızda oldu böyle danışmanlar. Benimle yüzde yüz farklı düşünen arkadaşlarım oldu. Burada yapılması gereken şey, müzakere ederek ortak bir noktaya gelmek. Bunu yaparken de mutlaka katılımcı olmak, tekrar tekrar tartışmak gerek. Yöneticinin etrafında aykırı düşünenler yoksa, tüm gerçekleri göremeyebilir, aldığı kararlar yanlış olabilir. Mesela başbakanın da etrafında öyle adamlar olmalı ki onu kızdırmalı, hayır öyle değil böyle demeli. Başbakan da sinirlenmeli, başına kül tablası atmalı. Ama ertesi sabah oturup olayı açık bir şekilde müzakere edebilmeli.

-Başbakanın etrafındaki herkes “padişahım çok yaşa dememeli” diyorsunuz.

-Kesinlikle. Sadece başbakana değil, muhtara da dememeli, kaymakama da, valiye de dememeli. Doğru iş yapmak buradan geçiyor.

-Zaman zaman hükümetin bazı üyeleri sizi incitecek şeyler de söylediler. Zafer Çağlayan size “Şaban!” dedi. Kürşat Tüzmen’in yine sert eleştirilere muhatap oldunuz. Bunlar sizden beklenen minnet duygusunun göstergeleri miydi?

-Herkesin bir sorumluluk alanı var. Merkez Bankası’na verilen görev, fiyat istikrarını sağlamak. Sayın bakanımız da dış ticaretten sorumlu. Seçmenin ondan bir takım talepleri var. Sayın bakanın kendi söylediklerinin doğru olduğuna inandığı ve kendi işini, en iyi şekilde yapma isteğinden kaynaklanarak bunu yaptığı varsayımıyla söylüyorum. Ve bize eleştiri yöneltiyor. Bu eleştiri kutsaldır, bu eleştiri yapılmalıdır. Fakat biz de kendi penceremizden, ülke ekonomisinin bütünlüğü açısından kuşbakışı baktığımızda sayın bakanın dediklerini yapmak mümkün mü, mümkün. Fakat onu yaptığınız zaman bir başka şeyi bozuyorsunuz. O bozduğunuz başka şeyin maliyeti ile bu yaptığınız iyinin maksimum faydası eksi yönde mi, artı yönde mi? Bütün bunların hesaba, kitaba katılması gereken bir durum.

-Bunları kendi beyninizden mi geçiriyorsunuz, yoksa “Sayın Çağlayan siz ne diyorsunuz? Bu işin bir de bu yönü var” gibi konuşmalar geçiyor mu aranızda?

-Para politikasının en önemli unsurlarından biri doğru iletişim. Bunun yüzde ellisi teknik analiz, yüzde ellisi de doğru yerde, doğru ortamda, doğru kelimelerle ne yapmak istediğinizi anlatmak. Eğer sayın bakanı her defasında telefonla arayıp efendim öyle değil, böyle desek, veyahut da kamuoyu önüne çıkıp cevap verirsek ülkemiz bundan zarar görür. Biz genel olarak para politikasını anlatırız. Ve onun içerisinde de bunların cevapları vardır. Piyasa da bunu bunun içerisinden çıkartır. Dolayısıyla birebir her şeye cevap vermek doğru değil. Sayın bakanımız ne dedi? Merkez Bankası yanlış, kurda şöyle şöyle yapsaydı Türkiye 10 milyar dolar daha fazla ihracat yapabilirdi dedi.

-Doğru muydu peki?

-Gerçekten Merkez Bankası öyle bir şey yapsaydı 10 milyar dolar fazla ihracat yapılırdı. Ama bütçe açığı ne olacaktı? Kamu borç stokunun milli gelire oranı ne olacaktı? Risk primi ne olacaktı? Kriz döneminde Türkiye iki defa derecelendirme artışı aldı. Bu not artışını alabilir miydi? Bütün bunların hesabını yapmak lazım. Çünkü A noktasından B noktasına giderken tek düz bir çizgide gitmiyorsunuz. A noktasına gitmek için aldığınız tedbirleri oynattığınız zaman sistemin 32 tekmil taşı birden oynuyor. Ve her şey değişiyor. Şaban’la ilgili şunu söyleyeyim. Ben alınmadım. Ama tek bir tespitim var. Filmlerinde Şaban hiçbir zaman kaybetmedi.

-Ooo çok güzel başlık. Peki hiç mi içiniz acımadı?

-İçimin acımadığı bir durum olmadı diyemem. O da şu. Ülkemizde ihracatımız ithalata çok bağımlı. Cari açığımız 30-40 yıllık bir sorun. Biz ekonomimiz daralmazsa, küçülmezse genelde cariyi fazla veremiyoruz. Büyümek istediğimiz zaman cari açığımız artıyor. Buna bir çare bulalım dediler. Hükümet ekonomi yönetimini topladı. Ve bunun üzerine bir çalışma yapılması gerektiğini söyledi. Merkez Bankası’na bir görev verildi. Ben sekiz ekonomistimizi bu iş için görevlendirdim. Tam bir buçuk yıl çalıştılar. Türkiye’de imalat sanayinin yüzde 65’ini kapsayan 145’e yakın firma ile çalıştılar. Önce üç soru kitapçığı hazırladılar ve firmalara gönderdiler. O sorulara firmalar cevap verdiler. Sonra da minimum üç saat ile beş saat arasında o soru kitapçıklarına verilen cevaplar hakkında birebir arkadaşlarımız görüşme yaptılar. Ve bunun sonucunda biz bir rapor yazdık. Ve bu raporun kamuoyuna tanıtılması gerekiyordu.

-Bu 2009’da olmuştu sanırım.

-Evet. 2009. Ben ilgili bakanımıza bu raporun hazır olduğunu ve kendisine bir kopyayı gönderdiğimi ve dolayısıyla kendisinin uygun olduğu bir zamanda İstanbul’da kamuoyu ile yapılacak bir toplantıda akademik dünyayı da çağırarak paylaşılması gerektiğini söyledim. O da peki dedi. Sonra arada dedi ki programım uygun değil. Erteleyelim. İki kez program erteledik. İki ay geçti ve İstanbul’da biz bir toplantı yaptık. Biz burada iki ay öncesinden de Türkiye’nin ilgili kişilerine, kurumlarına okunması için, eleştirilerinin, geri bildiriminin yapılması için gönderdik. İstanbul’daki toplantıda Sayın Bakan bize “Ben bu raporu okumadım. Kimse de benim ezberimi bozamaz” dedi.

-Ne hissettiniz?

-Biraz umutsuzluğa düştüm. Şunu beklerdim. Deseydi ki bu çalışma şu şu yönlerden yanlış olmuş. Sorulması gereken sorular sorulmamış. Soruların sıralaması yanlış. Şu soru eğer öyle değil de böyle sorulsaydı alınan cevap da farklı olurdu. Ve dolayısıyla da bu sonuca gelmekten ziyade şöyle bir sonuca gidebilirdik denilebilir ve bize orada en büyük eleştiriyi yöneltilebilirdi. Biz de oradan geri dönüp suçumuzu, kabahatimizi, eksiğimizi kabul eder, çalışmayı o şekilde yapardık.

-Ama okunmadan eleştirildiniz.

-Maalesef. Bir oda başkanı, benim için “Başkan günah çıkartıyor. Kurla ilgili vicdanı rahat etmiyor” dedi. Bizim vurgumuz şuydu. Türkiye’de işini bilen, son derece kaliteli mal üreten, özellikle makine sektöründe firmalarımız var. Ve bizim ülkemizin, makine sektöründeki firmalarımızın yaptıkları ürünler, ihraç edilen ürünler dünya piyasalarında aranıyor. Ve çok da kabul görüyor. Ancak bu kaliteli ürünlerin yapılabilmesi için ihtiyaç duyulan hammadde ülkemizde yeteri kadar üretilemediği için dışarıdan hammadde ithalatı yapılıyor gibi bir bulgu buldu arkadaşlar. Buradan hareketle, bizi eleştirenler, Türkiye’nin ürettiği ham maddeler veyahut da ürünler yurtdışında kalitesizdire çevirdiler olayı. Ve bütün Türkiye beni mesaj yağmuruna tuttu. Utan dediler bana. Ben dedim ki kendimce eğer ben böyle söylediysem herhalde utanmalıyım. Ama öyle demedik. Bizim dediğimiz şu. Türkiye’de mühendislik var, kaliteli üretim var. Fakat kaliteli üretimi yapmak için kaliteli hammaddeye ihtiyaç var. O da Türkiye’de yok. Firmalar bunu söylüyorlar. Biz sorumuzu yanlış sorduğumuz için onları yanlış yönlendirmiş olabiliriz. O zaman bizi doğru soruyu sorun demeleri lazımdı. Bu denmedi. Bundan sonra ukde olarak içimde taşıyacağım durumlardan bir tanesi bu.

-Boşa kürek çekiyorum gibi bir duyguyla istifanın eşiğine geldiğiniz bir an oldu mu?

-İstifa önemli bir müessese. Şartlar sizi zorlayabilir. Ama istifa etmemeniz, sandalye sevgisinden değil. Çünkü istifa ettiğiniz an sorun var diyorsunuz. O sorunun ne olduğunu kamuoyuna açıklamak durumundasınız. Hele hele piyasalaşmış bir ekonomide bir Merkez Bankası başkanının böyle istifa etmesi ülkeyi mahveder. O nedenle orada yetkiliye düşen bu bir hak olmasına rağmen, bu tek taraflı bir irade olmasına rağmen doğruyu en son sıfır noktasına varıncaya kadar savunup, sabretmeniz lazım. Ve ilgililerle görüşmeniz, tartışmanız, istişare etmeniz lazım. Yoksa ülkeye bir bedel ödetirsiniz. Ben hiçbir zaman istifa noktasına gelmedim.

-Ne olsaydı her şeye rağmen istifa ederdiniz?

-Bize verilen görev fiyat istikrarını sağlamak. Fiyat istikrarı da şu demek: Fiyatların artış hızı yüzde 2’yi aşmayacak. Biz Türkiye olarak henüz fiyat istikrarını sağlamış bir ülke değiliz. Arkamızda çok birikmiş bir başarı grafiği yok. Mesela faizlerle ilgili bir görüş birliği çıksaydı, o da gerçekten enflasyonu azdıracak bir durum yaratsaydı o zaman herhalde bize düşen görev, bu şartlar altında bu olmaz deyip, önce kamuoyunu bilgilendirip, sonra çekilmek olurdu. Ben böyle bir olay yaşamadım. Ama benim ağzımdan istifa kelimesi çıktı.

-Ne zaman, kime?

-Biliyorsunuz Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınıp taşınmaması konusu var. O ilk defa gündeme geldiğinde basın bunu bize sordu. Ben istifa ederim demedim ama istifa kelimesi o cümlenin içerisinde geçti. Türkiye’yi bağımsız kurumlar, devletin bürokrasisi yönetmiyor. Türkiye’yi sandıktan yetki almış ve millete hesap vermek zorunda olan hükümetler yönetiyorlar. Dolayısıyla bu hükümetler Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden aldıkları yetki çerçevesinde bir kanun yaparlarsa biz yöneticiler bunu uygun görmesek bile buna itaat etmek durumundayız. Eğer bu yasanın sonunda işler kötüye giderse, hükümet sandıkta millete hesabını verecektir. Ama bu yasayla ilgili olarak sizin çok güçlü bir inancınız varsa, bunun kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyorsanız o zaman size düşen görev bu yasayı sizin uygulamamanız, orayı bu yasayı uygulayacak birisine boşaltmak. Bu anlamda bir şey söyledim.

-Yaşınız vaktiyle büyütülmeseydi görevinize devam edecektiniz. Keşke büyütülmeseydi de biraz daha çalışsaydım duygusu mu var içinizde, yoksa iyi ki büyütülmüş de bir an evvel bitirdim bu işi mi diyorsunuz?

-Zaman zaman bir an önce bitse şu iş dediğim oldu. Ve bana basın toplantılarında gazeteci arkadaşlar sorduklarında emekli olduğunuzda ne yapacaksınız? Dedim ki 19 Nisan’da sabah erkenden kalkıp Amerika’da, Avrupa’da biz Türkiye’de istirahattayken gece ne olmuş deyip blackberry’me bakmayacağım. Fakat bu biraz aşırı bir cümleymiş. Ben şimdi 31 sene piyasada ekranların karşısında oturdum kalktım. Bu benim kişiliğimle özdeşleşmiş, yani o sıkıntıyı aramıyor değilim.

-Yine de bakıyor musunuz rakamlara?

-Ama bilgi akışı kesildi. O yoğunlukta bilgi gelmiyor artık. Şu anda ben de televizyondan, bana özel olarak gelen şeylerden öğreniyorum. Şu anda özlemini çekiyorum. Ama bu, keşke merkez bankası başkanı olarak kalsaydım demek değil. Bu işi tadında bırakmak lazım.

-Aksiyon’a verdiğiniz mülakatta gazetelerde yayınlanan o kapı önündeki ayakkabı görüntülerinin sizi motive ettiğini söylemişsiniz. Peki Ertuğrul Özkök’ün sizden özür dileyen, helalleşmek isteyen yazısını okuduğunuzda ne hissettiniz?

-Hamd olsun Allah’a dedim. Demek ki işimi iyi yaptım ki takdir görüyor. Dolayısıyla insanoğlunun en kötüsünün içerisinde bile bir öz var. O öz doğruyu görebildiği sürece toplumda huzur ve birlik olur. Ertuğrul Bey de o özünü ortaya koydu. Samimi midir, değil midir hiç sorgulamıyorum. Ben samimi olduğu varsayımından hareket ediyorum.

-Cumhurbaşkanının ekonomi danışmanı oldunuz. Sayın Gül, sizin Londra’da okurken okul arkadaşınız mıydı?

-Biz Sayın Gül ile Londra’da beraber olduk ama hiç okul arkadaşı olmadık. 1976 yılında okulu bitirip Türkiye’ye dönmeye karar verdiğimde Londra’da bir camiye Cuma namazına gittim. Sayın cumhurbaşkanımız, Sayın Fehmi Koru, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe Londra’ya gelmişler. İngilizce öğrenecekler. O gün orada camide Cuma namazı çıkışı tanıştık. Ben arkadaşları eve davet ettim. Evde biz Türkiye’ye dönmek üzere hazırlık yapıyorduk. Düriye Hanım o gün yemek yaptı. Bir gün öğle yemeği yedik. O gün akşam orada kaldık. Ertesi gün de kaldık. Düriye hanım yine yemeklerini yaptı. Ertesi gün öğle yemeğini de yedikten sonra biz oturduğumuz evin depozitosunu almadan anahtarları onlara teslim ettik. Ve Türkiye’ye döndük. Benim Sayın cumhurbaşkanı ile tanışıklığım böyle oldu. Ondan sonra da çok fazla bir araya gelmedik. Ama orada bulunduğumuz süre zarfında epey şey konuştuk arkadaşlarla. Aşağı yukarı aynı pınardan su içmişiz. O da Necip Fazıl ekolünden gelmiş, büyük doğucu. Biz de büyük doğucuyuz. O da Sezai Karakoç Dirilişçi, bizde Dirilişçiyiz. Bir sürü ortak noktamız çıktı. Ben Türkiye’ye döndükten sonrada fazla bir irtibatım olmadı.

-Yani size daha önce bir görev tevdi etmedi mi?

-Refahyol hükümeti kurulduğunda bir akşam Merkez Bankası 12. katta arkadaşlarla otururken Sayın Gül’den telefon geldi. Görüşmek istedi. Ertesi gün buluştuk. Bana bir görev verilirse kabul edip edemeyeceğimi sordu. Verilecek görev neydi bilmiyorum. Ben de ona dedim ki şu an Piyasalar Genel Müdürlüğü’nde çalışıyorum. Ben burada kariyerimi tamamlamış değilim. Genel müdür yardımcısıyım. Dolayısıyla burada yapmam gereken önemli şeyler var. Böyle bir teklife çok sıcak bakmadığımı söyledim. Geriye dönüp baktığımda da doğru bir karar verdiğimi düşünüyorum. Çünkü hükümetin ömrü kısa oldu, olayların ne olduğu belli. Ama ben Merkez Bankası’nda kendi çizgim doğrultusunda kariyerime devam ettim. Kader bizi aldı buraya getirdi.

-Bu görevi teklif etmesi nasıl oldu ve siz neden kabul ettiniz?

-Cumhurbaşkanımıza vedaya gittim. Çok şey konuştuk orada. Bana başka bir planın var mı diye sordu. Olmadığını söyledim. Sonra ayrıldık. Demek ki o kendisi düşündü, uygun gördü. Ve böyle bir teklifte bulundu. Ben de bunu memnuniyetle karşıladım. Çünkü Merkez Bankası’ndaki beş yıl yoğun bir tempoyla çalıştım. Şu anda o tempodan bu tempoya düşmek bir boşluk yaratmadı diyemem. Dediğim gibi bilgi akışı kesildi. Eşyanın tabiatı bu. Merkez Bankası başkanıyken elinizin altında bir bilgi ordusu var. Aklınıza gelebilecek her türlü soruyu soruyorsunuz. En ince detayına kadar bir operatör gibi inceliyorlar. Önünüze o bilgi geliyor. Ve siz o bilgiyi kullanıyorsunuz. Bu ordudan mahrumsunuz artık.

-Cumhurbaşkanının danışmanı olduğunuzda o kadar olmasa da başka bir ordu elinizde olacak mı?

-Nasıl bir ofis olacak bilmiyorum. Herhalde o bilgiyi benim kendimin araştırıp, derleyip cumhurbaşkanımızın sorduğu sorulara cevap hazırlamam lazım.

-O zaman sizin de elemanlarınızın olması lazım.

-Bir iki tane olursa iyi olur.

-Kabul ettiğiniz görevin tanımı nedir tam olarak?

-Şu anda eski Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu başkanı Ahmet Ertürk Bey de cumhurbaşkanımıza danışmanlık yapıyor. Ben de uluslararası finans, bankacılık vesaire ile ilgili danışmanlık yapacağım. Her şeyden önce bu boşluğun doldurulması açısından iyi oldu. İkincisi bu boşluğun ortadan kaldırılması için eğer gidip bir kurumdan herhangi bir iş teklif vesaire alsaydık o da Merkez Bankası para politikası, iletişimi vesaire açısından sıcağı sıcağına oraya gitmek uygun olmazdı. Çünkü bir takım bilgilerle oraya gidiyorsunuz. Gittiğiniz kuruma bu konuda bir şey söylemek çok etik olmazdı. Bir soğuma döneminin olması lazım. Dolayısıyla bu bana ilaç gibi geldi. Umarım işimi düzgün yaparım.

-Başarınız dünyaca tesçillenmiş. Umarım derken nasıl bir soru işaretiniz var?

-Umarım derken dünyayı iyi takip etmek, doğru bilgi vermek, alternatifleri söylemek ve tercihi karar vericiye bırakmak. Umarım yeteri kadar alternatif sunabilirim. Dediğim bu. Onun içinde çalışmak, dünyayı takip etmek gerekiyor. Onun dışında bu karar açıklandıktan sonra internet, haber sitelerinde bu haberin altına görüş yazan vatandaşlarımızı okudum. Bir kısmı güzel oldu, hoş oldu. Zaten böyle de olması gerekirdi diyenler var. “Yandaşlık devam ediyor. Ölünceye kadar maaş almak durumunda mısınız? Sizden başka bu işi yapacak yok mu?” diye görüş bildirenler de oldu. Eğer 100 kişi görüş bildirdi de 80 kişi böyle düşünüyorsa o beni son derece rahatsız eder. Ayıp olmasa cumhurbaşkanımıza derim ki, gel bu işi bırakalım.

-Cumhurbaşkanının piyasayı düzenleyici rolü yok. Bir ekonomi danışmanına neden ihtiyacı var?

-Düzenleyici bir rolü yok. Ama düzenleyen kurullar var. Onun önüne bir yasa geliyor. O yasa makro ve mikro düzeyde ne getirir, ne götürür? Cumhurbaşkanının bunu bilmesi gerekir. Eğer bu konuda cumhurbaşkanı doğru bilgilendirilirse ya kanunu geri gönderecek, ya da şu nokta düzeltilsin denecek. Dolayısıyla ileride çıkması muhtemel bir takım sıkıntıları önceden görebilmesi için, bilgilendirilmeye ihtiyacı var. Dünya şu anda gözetim ve denetim işinin yeniden yapılandırılması üzerine üç yıldır harıl harıl çalışıyor. G-20 bunun için çalışıyor. Finansal İstikrar Kurumu bunun için çalışıyor. Merkez Bankası’nın yetkisi giderek artırılıyor. İngiltere’de para politikası kurulu, finansal istikrar kurulu gibi bir komite kurdular. O komitede faiz kararları alındığı gibi başka finansal istikrarla ilgili kararlar alacak, önerilerde bulunacak. Türkiye böyle bir ihtiyaç hissederse, böyle bir yasal düzenlemeye giderse herhalde cumhurbaşkanının bu konularda bilgilendirilmesi lazım. Sayın cumhurbaşkanımızın görevi gereği en üstte yaptığı iş ülkeyi temsil etmek. Bu temsilin içerisinde makro yönetme, yönlendirme, biçimlendirme de var. Makro düzeyde ülkeyi kuşbakışı görmesi lazım. Onu sağlamak herhalde bizim görevimiz olacak.

-Peki son soru. Erdem Başçı sizden daha iyi bir başkan olur mu?

-Olması gerekir. Arkadaşımın, arkadaşlarımın müktesebatına bakarak benden daha iyi olacaklarını düşünüyorum.

-Kefil misiniz başarısına?

-Kefil kelimesini kullanmak istemiyorum. Teminatın kefil olunan şeyden daha değerli olması lazım. Gümüş altına kefil olmaz. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var. bu arkadaşımızda kendi yöntemiyle ilişkileriyle, bilgisiyle bulunduğu makama damgasını vurması gerekir ki toplumda ilerleme olsun.

Zaman