EFENDİMİZ (s.a.v) ADINA KURBAN KESMEK

Sahn-ı Semân’da yaptığımız 6 Ekim tarihli seminerin soru-cevap kısmında, Efendimiz (s.a.v) adına kurban kesmenin caiz olup olmadığı şeklinde bir soruya muhatap oldum. Doğrusu –orada da söylediğim gibi– bu, ilk defa duyduğum birşeydi. Günümüzde “Efendimiz (s.a.v) adına sen de bir kurban kes” diyerek insanlardan kurban parası toplayanlar bulunduğuna da böylece muttali olduk!

“Böyle bir uygulamanın hükmü nedir?” diye kaynaklara müracaat ettiğimizde önümüze çıkan tek delil, Hz. Ali (r.a)’ın, her sene, birisi Efendimiz (s.a.v) adına olmak üzere iki kurban kestiğini, bunun sebebini soranlara, Efendimiz (s.a.v)’in kendisine böyle vasiyet ettiğini söylediğini ve vefat edene kadar her sene bu şekilde kurban kestiğini anlatan rivayettir.[1]

Bu hadisin rivayet ve dirayet açısından durumu nedir diye baktığımızda, rivayet açısından da dirayet açısından da “problemli” bir durumun söz konusu olduğunu görüyoruz. Problemleri şöyle ifade edebiliriz:

A. Rivayet açısından:

Dipnotta adını zikrettiğim kaynakların tamamında bu rivayeti, Şerîk b. Abdillah en-Neha’î’nin Ebu’l-Hasnâ’dan, onun el-Hakem b. Uteybe’den, onun da Haneş b. el-Mu’temir el-Kûfî’den nakli olarak buluyoruz.

Bu ravilerden Şerîk b. Abdillah, özünde güvenilir olmakla birlikte, bilhassa ömrünün sonlarına doğru hafızası zayıflamış ve rivayetlerinde çokça hata yapmış birisi olarak tesbit edilmiştir.[2]

Onun bu rivayeti kendisinden aktardığı kişi, yani Ebu’l-Hasnâ’, hakkında bilgi bulunmayan (meçhul) bir ravidir. İbn Hacer bu zatın adının “el-Hasen” olarak da, “el-Hüseyn” olarak da zikredildiğini belirtir; meçhul bir ravi olduğunu tasrih eder.[3]

Yine bu rivayeti Hz. Ali (r.a)’dan nakleden Haneş b. el-Mu’temir, bir çok Hadis tenkitçisi tarafından taz’if edilmiş (zayıf bir ravi olduğu söylenmiş) birisidir. Ezcümle onan hakkında İmam el-Buhârî, “Hadis imamları onun rivayetleri aleyhinde konuşmuştur”; en-Nesâî, “Kuvvetle değildir”; İbn Hibbân, “Rivayeti delil olarak kullanılmaz”; Ebû Ahmed el-Hâkim, “Hadis imamları nazarında sağlam değildir” demişler; el-Ukaylî, es-Sâcî, İbnu’l-Cârûd, Ebu’l-Arab es-Sıkıllî gibi müellifler bu zatı zayıf raviler arasında zikretmiştir.[4]

Hadisin rivayet yönünden durumu böyle. Senedinde tanınmayan, taz’if edilmiş raviler bulunan bir rivayetin delil olarak kullanılması mümkün değildir. ez-Zehebî’nin Telhîsu’l-Müstedrek‘te[5] bu rivayetin senedinin sahih olduğunu söyleyen el-Hâkim’e muvafakat etmesine aldanmamalıdır. Zira ehlinin malumu olduğu üzere ez-Zehebî bu eserini ilim hayatının başlarında yazmıştır. Bu eserde bu şekilde zımnen veya sarahaten tashih ettiği (sahih olduğunu söylediği) nice hadis vardır ki, senedinde bulunan ravilerin güvenilmez olduğunu, yine kendisi, bilahare kaleme aldığı Mîzânu’l-İ’tidâl isimli eserinde açıkça belirtmiştir.

B. Dirayet açısından:

Bu hadis üzerinde dururken ulema, bir kimsenin, vefat etmiş herhangi bir yakını namına kurban kesmesinin caiz olup olmadığı meselesini tartışmıştır. Buna cevaz verenler de olmuştur, vermeyenler de. Şurası calib-i dikkat ki, cevaz verenler arasında “Efendimiz (s.a.v) adına kurban kesilebilir” diyene rastlamadım.

Yine ölü namına kurban kesmeyi caiz görenler arasında, bunu, ölünün vasiyet etmiş olması şartına bağlayanlar bulunduğu görülmektedir.[6] Bu şartı öngörmeyenler arasında bunun mekruh olduğunu söyleyenler mevcuttur.[7]

Evet, Hanefî ve Habelî mezhepleri herhangi bir şarta bağlamaksızın, kişinin, ölmüş herhangi bir yakını namına kurban kesmesinin caiz olduğu hükmünü benimsemiştir. Ancak şu noktaya dikkat edilmelidir: Ulemamız arasında, bir kimsenin Kur’an okuyup da sevabını Efendimiz (s.a.v)’e hediye etmesinin caiz olmayacağını söyleyenler vardır.[8] Zira Efendimiz (s.a.v) hakkında bu tarz tasarruflar, ancak O’nun izin verdiği/tayin ettiği sınırlar içinde yapılabilir. Aksi isaet olur; O’na karşı göstermemiz gereken edeple örtüşmez. Söz gelimi O kendisine salat-u selam getirmemizi emretmiş olduğu için salat-u selam getiririz. Her ne kadar “salat-u selam”da rahmet dileme anlamı da mevcut ise de, O’na karşı gösterilmesi gereken edeple bağdaşmayacağı için O’na rahmet dilemek edebe uygun, yerinde bir davranış olmaz. Efendimiz (s.a.v) namına kurban kesme meselesini bir de bu zaviyeden düşünmekte fayda var.

Bir noktayı daha dikkate sunalım: Sübut açısından bünyesinde taşıdığı problemleri yukarıda zikrettiğim bu rivayet dışında, Efendimiz (s.a.v)’in vefatından sonra hayatta kalan Sahabe-i Kiram’dan ve Ezvâc-ı Tâhirât’tan (Allah hepsinden razı olsun), O’nun namına kurban kesen kimse bilmiyoruz. Onların Efendimiz (s.a.v)’e yakınlığı elbette bizimkinden çok daha ileri boyuttaydı. Bunun bir anlamı olmalı değil mi?

Meselenin şöyle bir boyutu da var: Bir kimse niçin Efendimiz (s.a.v) namına kurban kesmek isteyebilir? Kurban sevabını O’na hediye etmek için veya bu sebeple Allah Teala’ya kurbiyet/yakınlık elde etmek için. Peki bu maksat, tabir yerindeyse elini sıcaktan soğuğa sokmadan, parasını verip başkasına sipariş etmek suretiyle, bu işin hiç zahmetini çekmeden hasıl olur mu? İşte burası şüpheli.

Bütün bunların üstüne bir de, “Efendimiz (s.a.v) namına kurban kesme” adı altında yapılan işin “ticarî” bir maksada matuf olarak yapıldığı gerçeğini de eklersek varacağımız netice şudur:

Ahir zamanda dört yanımızı kuşatan ve bizi içten içe çürütmekte olan “dünyevileşme” marazı burada da karşımıza çıkıyor. Modernitenin bize bahşettiği “steril” hayattan taviz vermemeye azami dikkat göstererek, hiçbir sıkıntı ve zahmete girmeden cenneti ve rıza-yı Bârî’yi hedefliyoruz! Acaba Efendimiz (s.a.v), birilerinin, O’nun adına kurban kesmek üzerine insanlardan para topladığını ve bu işi ticarî bir faaliyet çerçevesinde yürüttüğünü müşahede etse ne tepki verirdi dersiniz?.. O’nun hoşnutluğunu kazanmak, şefaatine nail olmak için yapabileceğimiz, daha doğrusu “yapmamız gereken” daha öncelikli işler yok mudur?..

Not:

İdrakiyle şereflendiğimiz Kurban Bayramı’nın Alem-i İslam’a hayırlar bereketler getirmesini diler; Suriye, Mısır, Doğu Türkistan, Keşmir, Gazze, Arakan ve bilumum sancılı coğrafyalarda sıkıntı içinde bulunan kardeşlerimizin kurtuluşuna, salahına ve felahına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim. Hacc vazifesini yapmak üzere mübarek topraklarda bulunan kardeşlerimize de makbul ve mebrur bir hacc temennisiyle, duaların geri çevrilmeyeceği zaman ve mekânlarda Ümmet’in necatı için duayı ihmal etmemelerini Cenab-ı Hakk’ın ilham etmesini dilerim.

[1] Rivayet için bkz. Ebû Dâvud, “Dahâyâ”, 2; et-Tirmizî, “Adâhî”, 4; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 150; el-Hâkim, el-Müstedrek, VI. 229-30.

[2] Bkz. İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, II, 164-5.

[3] Bkz. İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, VII, 459; a.mlf., Takrîbu’t-Tehzîb, 633.

[4] Bkz. İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, I, 503-4.

[5] Bkz. ez-Zehebî, Telhîsu’l-Müstedrek, VI, 230.

[6] Şafiî mezhebinin hükmü böyledir. Bkz. el-Mevsû’atu’l-Fıkhiyye, V, 106.

[7] Bu da Malikî mezhebinin hükmüdür. Bkz. E.g.e., a.y.

[8] Mesela bkz. Muğni’l-Muhtâc, III, 64.

Ebubekir Sifil